• Kamburum dostlarım, kamburum kambur…
    Fazla bilgi beni bu hale soktu. Onlarca yıldır sırtımda bir çift kapılı nofrost buzdolabı ile merdiven çıkıyormuş gibi hissediyorum. Ve sandığınız yada alışılmış olduğu gibi boş bir buzdolabı da değil.
    İçerisi alabildiğince dolu, tıka basa bir buzdolabı. Yeni evli bir çiftin yaptığı, görgüsüzlüğün ve şımarıklığın zincirlerinden boşalmışçasına tepe taklak yuvarlandığı ilk market alışverişi ile doldurulmuş gibi. Dini vecibelerden çok protein ve aminoasit tutkusunun dizginleri ile hareket eden bir kurban kesicinin buzdolabı gibi. Taşıyabileceğinden fazla doldurulmuş…

    Kalite bazı şeylerin en önemlisidir. Kimi zaman bir insanda kimi zaman bir mekanda kimi zaman da hayatın hiç beklemediğimiz yerlerinde karşımıza çıkar.

    Kaliteyi tanımak, bilmek, ve keyfine varmak başlı başına ayrı bir meziyet ayrı bir zanaattır.
    Yolda yürürken bir anda karşımıza çıkan kaliteye kaçamak bakışlar atmak, arkasından bakmak ve ilgilenmemek yapılabilecek en büyük yanlışların başında gelir.
    Kaliteyi gördün mü ona bakacaksın. Dik dik ve göstere göstere.
    Utanmadan, sıkılmadan ve hiç bir sosyal norm baskısı altına girmeden.
    Çünkü kalite bunu hakkeder. Fark edilmeyi ve fark edildiğinin farkına varmayı.

    Kalitesizlik de bir o kadar ters bir muamele ile karşılanmalıdır.
    Çünkü kalitesiz olan kalitesiz olduğunun farkına varmaz. Aksi gibi kendini kap kaliteli ve şım şıkıdık sanar.
    Eğer bir gözlemci olarak aynı şekilde ona da dikkatli bir şekilde bakarsak, kendi kalitesizliğinin verdiği akıl almaz bir özgüven ile kendini daha da kaliteli sanacak ve bu kalitesizliği abartarak hayatının ve bulunduğu ortamın her yerine bir virüs gibi yayacaktır.

    Hayatımızdaki kaliteli ve kalitesiz şeylere bir çok örnek verebiliriz.
    Kendinden pipetli termoslar, büyük buz kalıpları, yakışıklı beyler ve elektrikli panjurlar…
    Bunlar gerçek kaliteyi temsil ederken, gürültücü komşu, eve usta çağırmak ve ıslak çorap gibi şeyler de kalitesizliği iliklerimize kadar hissettiren şeylerdir.

    Neden bu kadar uzun ve çok açıklayıcı bir giriş yaptığımı yazının ilerleyen kısımlarında anlayacaksınız.
    Burada yazılan hiç bir kelime gereksiz, sebepsiz ve kalitesiz değildir. Her biri çok daha büyük bir amacın parçaları ve yapı taşlarıdır. Sadece bazen bu amacı görmek çok uzun bir zaman alabilir.

    Dünyamız her şeyin başında bir toz ve gaz yığını iken oradan geçen bir canlı aynen şöyle demiştir.
    – Ne bu yaaa! Ne biçim toz kalkmış. Uzay aracımı daha yeni yıkatmıştım.

    İşte aynı bu canlı gibi, gerçeği ve büyük resmi görmek için onu zamana yaymak ve gözlemlemek gerekir. Bu konudan yola çıkarak aklıma bir şey daha geldi. Bu yazının genel hatları her ne kadar planlanmış olsa da içeriği tam bir serbest yazım ve beyin boşaltımdır.

    Kısa bir süre önce, hayatımın büyük bir kısmını İstanbul un Fikirtepe dene bir bölgesinde geçiriyordum.
    Fikirtepe de bir gaz ve toz bulutundan ibaret. Yeterli gözlem yeteneği ve bilgi birikimi ile buradaki toz ve gazın da bir şeylere dönüştüğünü gördüm. Toplu konutlara…
    Zaman geçiyor, evren büyüyor, güneş sistemimiz felaket bir hızla bir karadeliğe doğru yapıştırmış gidiyor. Ama kainatın işleyişi değişmiyor. Yine toz ve gaz bir şeylere dönüşüyor. Bazen yaşanabilir bir gezegene bazen de yaşanamayacak bir toplu konut hezeyanına.

    Belki de uzayın başka bir yerinde olan birileri için Dünya bir toplu konuttur.
    Belki de Dünya uzayın Fikirtepesidir…

    Bu tarz fikirler beynimin içinde dolaşırken aşılamaz bir duvara çarpıyorlar. Bu o kadar şiddetli bir çarpışma ki, bir çok fikir bu çarpışmanın etkisi ile yok oluyor, heba oluyor ve toplanamayacak şekilde etrafa saçılıyor. Kendi halinde ve ortalama sayılabilecek bir hız ile seyahat ede fikir otobüsüm dev bir kamyon ile kafa kafaya çarpışıyor. Zihnimin ikramı olan kolalar ve kakaolu kekler etrafa saçılıyor. Dinlenme tesisine ulaşamayan fikirlerim canhıraş bir şekilde çığlıklar atarak etrafta koşturuyor.
    Zorlu bir hamle ile emniyet kemerimi çıkartıp otobüsten iniyorum.
    Etraf mahşer yeri gibi. Fikir otobüsüm bir kutu kola gibi ezilmiş ve dümdüz olmuş.
    Kazaya sebebiyet veren aşırı ışıklı ve parlak kamyon tam da orada tüm heybetiyle duruyor.
    Üzerinde tek bir çizik bile yok. Bir anda uzunları yakıyor ve çok ama çok gürültülü bir ses ile müzik başlıyor.

    Bu sesi tanıyorum…
    K-Pop bu!

    K-Pop hayatımıza uykuda yakalandığımız bir deprem, bir anda karşı yönden gelen bir araç gibi hiç beklemeden ve haber vermeden girdi. Her ciddi kaza gibi o da hayatımızı bir daha eskisi gibi olmayacak şekilde değiştirdi.

    Dokuz kişi dans ediyor. Birinin saçı mavi, birinin pembe, birinin insan anatomisinin izin vermemesi gereken bir bel çevresi var. Hepsi aynı anda dönüyor, zıplıyor ve şarkı söylüyor.
    Kamera bir saniye durmuyor. Arka planda beş ayrı dekor patlıyor, bir motosiklet geçiyor, bir yerde alev çıkıyor ve bir kız sana göz kırpıyor.

    İşte bu kalitedir. Bir yerde hem motor uçuyor hem alev çıkıyor hem de bir kız sana göz kırpıyorsa, bu kalitedir. Ve ben de yapılması gerekeni yapıp dik dik bakılıyorum. Her şarkıyı prodüktöründen daha fazla dinliyorum. Küçük bir kız çocuğu gibi eşlik edip ekran karşısında dans koreografilerini çalışıyorum.
    Kliplerinin ilk gösterimini saat kurup takip ediyorum.
    Dostlar, beni dans eden kadın düşkünü sanmayın. Ben sadece kalite düşkünüyüm. Kalite gördüğümde durup üzerine düşünürüm.

    Düşündükçe düşünüyorum ve aklıma eski bir dostum geliyor.
    Bu kişi kendini metal müziğe adamış, yıllardır uzun saçları ve derin bakışları ile etrafta bir mıknatıs gibi gezip tüm metalleri üzerinde çekiyor. İlerleyen yaşına rağmen dikkat çekici fiziği ve bas bariton ses tonu ile her zaman ilgi odağı ve dünyanın merkezi. Motora biniyor, birayı su gibi içiyor ve rockstar bir hayat yaşıyor.

    Son zamanlarda bu adamın eriyişine şahit oldum dostlar. Onu ne bu hayat ne de mücadele yıktı. Onu yıkan şey K-Pop oldu. Uzun süre kaçınmaya çalıştığı bu illet, onu kaçınılmaz bir salgın hastalık gibi eline aldı. Yed, kemirdi ve bitirdi… Yerli yabancı tüm K-Pop gruplarını bilir, dinler ve eşlik eder oldu.
    En son duyduğuma göre saçlarını maviye boyatmış ve badem göz ameliyatı olmuş diyorlar.

    İşte hayat böyledir. Gerektiği kadar uzun yaşarsanız her şeyin başka bir şeye dönüştüğünü görürsünüz.
    Bir kelebek için elma elmadır. Aynı kelebek için çürük elma da çürük elmadır.
    Bu ikisi arasındaki bağlantıyı sadece elmanın çürüdüğünü görecek kadar uzun yaşayanlar anlayabilir.
    Dönüşüm ve değişim. Bunlar durdurmaya gücümüzün yetmeyeceği çok eski ve kudretli tanrılardır.
    Güçlerini tanrıların tanrısı, yok edilemez ve değiştirilemez, her şeyin başı ve her şeyin sonu, kainatın ve içinde var olan her şeyin katili zamandan alır.

    Zaman dostlar…
    Zaman her şeyin ilacıdır. Aynı zamanda her şeyin de fazlası zarardır.
    Zaman bir bebeği büyütür ve aynı zaman o bebeği öldürür.

    Kuantum evreninde, boyutlar aleminde, aklımızın almayacağı işlerde çalışır.
    Bir şeylerin üst üste binmesini engelleyen şey mekan iken başka şeylerin de üst üste binmesini engelleyen şey zamandır. Yoksa sevgili dostum bu kadar sıkı bir metal müzik hayranıyken aynı zamanda bu kadar azılı bir K-Pop savunucusu olamazdı. Evren kendi içine çöküp yok olmasın. Fikirtepe bir karadeliğe dönüşmesin diye kuantum bu uç karakterleri zamana yaydı. Kimyasal bir değişim gibi şekillendirdi ve başka bir adam yarattı.

    Kuantum çok acayip bir şeydir. Gözlemlenen ve gözlemlenmeyen şeylerin cirit attığı, tuhaf tuhaf işlerin döndüğü bir ortam. Cin düğünü gibi bir şeydir kuantum.
    Bir şeylerin siz bakarken farklı davranması, siz bakmadığınızda da farklı davranmaları tam bir yavşaklıktır.
    Evren yavşaktır, iki yüzlüdür ve bir şerefsizdir.

    O yüzden kaliteyi gördüğünüzde bakın dostlar. Bakın ki var olmaya devam etsin. Baktığınızın farkına varsın ve bir yere kaçamasın it!
    Kalitesize de zerre taviz vermeyin ki yok olsun gitsin. Başka bir şeye dönüşsün. Tiktok falan izlesin.

    Yazıma burada son verirken son bir şiir ile bitireceğim.
    Şiir bir şeyleri anlatmanın en anlaşılmaz yoludur.

    Bir varmış bir yokmuş

    evet çok kısa bir şiir oldu ama anlamasını bilene her şeyin sırrını da verdi.
    Sevgiler.


  • Dünya üzerinde istediğini yapabilecek tek canlı olmanın laneti nedir?
    Çoğu zaman istediğini yapamayacak olman.
    Ve çoğu zaman bunun senin isteğinle bir ilgili olmamasıdır.

    Kaliteli zamanlar geçirdim.
    Bir çok insana dokundum.
    Bir çok insan da bana dokundu.

    Mutlu anlar yaşadım.
    Bazen gerçekten mutluydum.
    Bazen de gerçekten mutlu.

    Uzun süredir bir yazı kaleme almıyorum. Bunun getirdiği bir paslanmışlık ve yazamayışlık ilk satırlarda dikkatimi çekmeye başladı. Yakın çevremin yoğun ısrarları ve edebiyat aşıklarının aç ve ihtiyaç sahibi bakışları artık omuzlarımda taşıyamacağım bir yüke dönüştü. O yüzden çok sevdiğim bir şiirim ile giriş yaparak kendimi güvene almak, sırtımı duvara yaslamak, götümü sağlama almak istedim.

    Uzun süre bir şeyi isteyince ve onu yapamayacağınızı farkedince, hayat onu sizin yerinize yapıyor.
    Sizin bir yolunu bulamayacağınız ve kendi hayatınızın bile kontrolünü sağlayamayacağınızı fark eden bir sürüş hocası gibi, yan koltuktan sert ve geri dönülmez bir şekilde frene basıyor. Sizi hayatınızın ön camına bir sinek gibi yapıştırıyor.

    Burada emniyet kemerinin öneminden bahsetmeden geçemeyeceğim.
    Trafik kazalarının bir çoğu bu basit kural ihlalinden ötürü trajik kazalara dönüşüyor.
    Emniyet Genel Müdürlüğü ve Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre emniyet kemeri takmak; otomobillerdeki ölümleri %45 kazaya bağlı olarak azaltırken, hafif ticari araçlarda bu koruma oranını %60’a kadar çıkarmaktadır.

    Bu bilgi ne işimize yarar derseniz, sizlere atacağım sadece tek bir sözlü tokat olur.
    Emniyet kemeri sadece arabada takılmaz.

    Hayat denen şey tek yönlü ve 10 şeritli bir otobandır.
    Bu otobanda bir çok farklı sürücü tipi bulunur.
    30 ile sağ şeritten giden ılık götlüler.
    Baba parası ile sol şeritten sellektör yapan bmw liler.
    Her bulduğu boşluktan girmeye çalışan ve hayatın boşluklarını arayan mini cooperlı kızlar.
    Motor ile sıkışık hayat trafiğinden kurtulmaya çalışan orta yaşlı adamlar.
    Freni patlak kamyonlar, 9 kişiyi bir araca tıkan köy yolcuları, otostopçular
    ve sadece yolda olanlar.

    İşin garip tarafı şu ki, bu insanların hiçbiri aynı yere gitmiyor.
    Bazıları sizinle sadece iki çıkış boyunca yan yana geliyor.
    Camı açıp sigara istiyor, müziğinize laf ediyor, bir şey anlatıyor, bir şeyinizi alıyor.
    Bir şey bırakıyor…

    Sonra sağa dönüyorsunuz. İlk başta anlamıyorsunuz.
    “Herhalde ileride tekrar birleşir yollar.”

    Bazı yollar birleşmiyor.

    İnsan hayatındaki büyük vedaların çoğunun veda olduğunu o an anlamıyor zaten.
    Hayat spoiler vermiyor ve belki de bütün numarası bu.

    Yoksa kimsenin bazı kapılardan çıkmaya cesareti olmazdı.

    Ama uzun zamandır ilk defa yolun nereye çıktığından çok, yola çıkıyor olmak heyecanlandırıyor beni.

    Başta bir soru sormuştum.
    Dünya üzerinde istediğini yapabilecek tek canlı olmanın laneti nedir?
    Çoğu zaman istediğini yapamayacak olman. Ve çoğu zaman bunun senin isteğinle bir ilgisi olmamasıdır.

    Ama belki özgürlük de zaten istediğin her şeyi yapabilmek değildir.
    Bazen yapamadığın şeyi bırakabilmektir.

    Gitmesi gereken insanın arkasından koşmamaktır. Bitmiş bir hayatı sırf alıştın diye sürdürmemektir. Yanlış yolda olduğunu fark ettiğinde, “ama buraya kadar geldim” demeden direksiyonu kırabilmektir.

    Ve bazen hiçbir bok bilmeden yola devam edebilmektir.

    Benim önümde yol var ve arkamda da oldukça kalabalık bir hikâye.

    İkisinden de şikâyetçi değilim.

    Depoda biraz benzin var.
    Emniyet kemeri takılı.
    Müzik güzel.
    Gerisini yolda görürüz.

    Son bir şiir ile bitirmemi isteyen bazı tanımadıklarım oldu.
    Onları da kırmadan yola devam edeyim.

    Bir gün belki.
    Ama bir gün kesin…

    Bir gün neden olmasın.
    Ama bir gün kesin…

    Bir gün geldi mi?
    Bir gün geçti…

  • Ben elektrikle çalışana güvenmem kardeşim!

    Evet sevgili bilgi aşığı. Evet sevgili bu satırları okuyarak kendini her gün daha ileriye fırlatan kaliteli insan.
    O gün sonunda geldi.
    Yıllarca Amerikan filmlerinde izledik durduk. Biz izledik adamlar çekti, adamlar çekti biz izledik.
    Yok dünyanın sonu, yok robotların çağı, makineler bizi ele geçirecek dedik durduk.
    Kimimiz bu olası geleceği çok gerçek bularak kafayı yedi, kimisi “Yav makine bana ne yapabilir fişini çekerim” dedi. Bu iki grubun kerizlikleri arasında birileri de ” Ben bunu yaparım ” dedi.
    Ve yaptılar…

    Gündelik hayatlarımıza devam ederken, beklenmedik bir aşk gibi girdi hayatımıza yapay zeka.
    Her gün sohbet eder, sen olmadan ben ne yapıyordum yaa gibi salakça düşünceler içine düşer olduk.
    Bu ilişki günler geçtikçe vazgeçilemez ve geri dönülemez bir hal aldı. Ayrılık mı? Sakın bu kelimeyi bir daha kullanma. Sensiz hayat artık benim üstesinden gelebileceğim bir konu değil.

    Hadisin Abisi!!!!
    Ne oldu kardeşim size, bize ve insanlığa. İnsanlar kendi doğalarının gerçekliğini unuttular.
    O da evrimin tokadı. Buraya nasıl geldik, nereden geldik, bu yolda nelerimizi geride bıraktık ve neleri takas ettik hiç düşündünüz mü?
    Detaya girmeyeceğim. Ama kullanılmayan atıl parçaların akıbetini yirmilik dişlerimizden görebilirsiniz.
    İlken ve ot ile beslenen atalarımızdan kalan bu dişler, insanın diyetinin et ve yumuşak sebzeler ile değişmesinin ve hayvan gibi çiğ yemek yerine, yemekleri pişirmemizin bir sonucu olarak artık işlevlerini kaybetmişlerdir. Günümüz insanında geviş getirme kültürü olmadığından, değişen çene yapımız ile ultra modern ağızlarımıza sığmaz ve çekilmesi gerekir.

    Diyeceksiniz ki sayın yazar, ileri teknoloji yapay zekadan nasıl ilken insana geçtin ve neden geçtin.
    Sevgili okur, bu ikisini birbirine bağlayamıyorsan lütfen bu sayfayı terk et. Belli ki derdimi anlayabilecek durumda değilsin.

    İnsanı insan yapan özelliklerimizden en önemlileri düşünebilme, fikirler ve olaylar arasında bağlantı kurabilme ve verileri yorumlayabilmedir. Şimdi size soruyorum. Bu özellikleri kullanmaya kullanmaya sonumuz ne olur? Maymun oluruz maymun! Maymun bile bunlardan en az iki tanesini yapabilir. Maymundan da aşağıda bir varlık oluruz.
    Bu bizim piramitteki yerimizi için büyük bir tehlike arkadaşlar. Bizi en tepeden alıp ara katlara yerleştirecek bir tehlike. Ara kat iyidir, kolay ısınır diye düşünmeyin. Doğaya böyle emlakçı zihniyeti ile yaklaşılmaz.

    İşte bizler bu yeteneklerimizi elin yapay zekasına yükleye yükleye köreltiyoruz. Tüm düşünsel yükleri bir makineye yıkarak tertemiz ve boş kafalarla ortalıkta geziyoruz. Bu sistemin yaratıcıları bizim boşalan kafalarımızı da kaydırmalı uygulamalar ile meşgul ederek daha kolay bir şekilde yönlendiriyor.
    Oyun büyük arkadaşlar. Oyun sizi beni aşan bir seviyede. Sistemli aptallaştırma ve yönlendirme almış başını gidiyor. Masaj koltuklarına sırtımızı çiğnetiyor, robot süpürgelere evlerimizi temizletiyoruz.
    Her şeyin akıllısı çıktı. Akıllı saat, akıllı tencere, yapay zekalı klozet, akıllı diş fırçası.
    Peki etrafımızda bu kadar akıl uzmanı varken bizler bu boş kalan zamanlarımızda bilime, ilime, felsefeye ve sanata mı yöneldik. Gündelik işlerden kurtardığımız vakitleri kendimizi kurtarmaya mı harcadık?
    Bu sorunun cevabı sizin içinizde yeterince net bir şekilde çığlık çığlığa koşturuyor zaten.
    Burası bir cevap anahtarı değil soru bankasıdır.

    Eğitim sistemi, teknoloji şirketleri ve kukla hükümetler ile işlevsiz birer harcama makinasına dönüştük.
    Günümüz gençlerinden birini tutup ormana fırlatsak, yolunu bulmaktan aciz bir haldedir.
    İki sopayı sürtüp ateş yakamaz, ağaçlara bakıp yönünü bulamaz.
    İşte bu kıyamet gününün alt yapısıdır. İşe yaramaz, modern eşyalar olmadan basit işlerin bile üstesinden gelemez, çarpım tablosunda sadece birler ve sıfırları ezbere okuyabilecek bir nesil.
    Bu topluluğun her hangi bir kıyamet senaryosuna hazır olduğunu düşünmek bir hayli komik olur.

    Robotlara Dünyamızı beleşe verdik. Tek bir lazerli ateş edilmeden savaş başladı ve bitti.
    Kuşatıldık dostlarım kuşatıldık.
    Bir çok yakın arkadaşımı bu savaşta kaybettim.
    Ekmek teknelerinde açılan küçük delikler giderek büyüdü ve artık tekne yüzmez oldu.
    Bir robot ile takas edildiler. Yetenekli ellerin bir anlamı kalmadı. Şu an tek değerli olan robota yağcılık yapan kaygan parmaklar. Robotların yağlanması gerektiği bir gerçek. Yoksa pas tutarlar kolay hareket edemezler. Yapay zeka da yağlanmaya ihtiyaç duyar. Birbirimizden sakındığımız teşekkürleri elin robotuna eder olduk. Nezaketten uzak kişiler, konu yapay zeka olunca inanılmaz bir kibarlaşma ve göt yalama yarışına girdiler.

    Kimi dostlarım da zoru görür görmez cephenin öteki tarafına geçtiler.
    Robottan çok robotçu oldular.
    Bu insanları tarih unutmayacak ve günü geldiğinde, robotların pili bittiğinde ve elektrikli her şeye lanet edildiğinde, eski usul dar ağacında sallanacaklar.
    Elektrikli sandalye bile bulamayacaklar.

  • Her geçen gün kalplerin daha sert kırıldığı, insan ilişkilerinde minimum ihtiyaçların zar zor karşılandığı, karşılıklı sevgi saygının sınırlarının haddinden fazla giyilmiş bir don gibi şeffaflaştığı bir dönemden geçiyoruz.

    Kimileri adına modern çağ diyor ama ben bu dönemin adına Kahpelik Çağı demek istiyorum.
    Gerçeklik ve doğruluğun değerinin kalmadığı, insan onurunun insan hayatı kadar değersizleştiği, ortaya karakter koymak için ısrar eden insanların dışlanarak asimile edildiği kahpe bir çağ.

    Gelin hep beraber insanlık tarihinde kısa bir yolculuğa çıkalım. Toplumlar, gruplar ve birlikte yaşayan insanların dünyasına gerçekçi bir bakış atalım. İnsanlar neden birlikte yaşar? Neden bazı insanlar bazı insanlarla beraberken bazıları da bazıları ile beraberdir. Kim bu bazıları ve biz hangileriyiz? İlla birileri olmak zorunda mıyız? Ne zaman hepimiz olabiliriz? Ya da Allah belanızı versin…

    Aklım sorularla dolu görüyorsunuz. Konular üzerine düşünüyorum.
    İnsanlar ilkel kabile dönemlerinden beri bir sürünün parçası olmayı iç güdüleri ile istemsiz olarak tercih etmiş oluşumlardır. Dış etkenler ya da iç ihtiyaçlar olsun, insan birbirine bağımlı bir noktaya konumlanmıştır. Bu bağlılık “Bir yırtıcı gelip götümü yemesin” ve “Şu kıllı şey kadın mı yaa?” basitliği ile başlayarak günümüz modern insanı ile birlikte “Öğlen ne yiyelim?” ve “Selam bıcırık bu gün çok güzelsin” seviyesine geçmiştir. Gördüğünüz gibi temelde aynı olan konular sadece şekil değiştirerek insanın kendini modern sanmasına yol açabiliyor.

    Geçmişte mecburi olarak aynı mağarayı paylaşan insanlar bugün aynı mecburiyet sınırları içerisinde aynı ofisleri paylaşıyor.

    Hala ana eksenimiz hayatta kalmak. Mağaralar biraz daha konforlu. Kablosuz internet ve su sebilimiz var.
    Bir de yırtıcıların şekilleri biraz değişti. Ama bana kalırsa daha tehlikeli bir durumdalar.
    Eskisi gibi götünü ısırtıp kurtulamıyorsun. Ömür boyunca her ay ısırıp duruyorlar. Sen de ölme ve etin taze kalsın diye seni hayatta tutuyorlar.

    Neyse konumuzdan saptık.
    Asıl konuya dönüyorum. Neden o mağara değil de bu mağara???
    Neden burada daha iyi hissediyorum? Öfff bir önceki mağara neydi öyle be abii!!!
    Doğa kanunları gibi benzer olanlar birbirini çeker, zıt olanlar ise falan falan.
    İnsanlar da kendilerini yakın hissettikleri ötekiler ile biz olurlar. Sonra biz siz diye kavga çıkartırlar falan. Bu daha sonranın konusu.

    İşin özü bir grubun parçası olmak günümüzde o kadar da önemli bir konu değil. Ama hala büyük bir ihtiyaç. İnsan kendi kendine duvarlara bakacak hali yok. İki benzerini görüp soru sormak cevap olmak ister. İki gülüp şakalaşmak ister. Şaka bizi birbirimize bağlar yakınlaştırır. Şakasız bir toplumda çok fena şeyler olur. Bunları 2. dünya savaşında gördük. Tekrar yaşanmaması için birlikte gülmeyi öğrenmemiz gerekli. Birlikte güldüğün insana silah çekip vuramazsın. (bazı toplumlar hariç)

    Bir şeyin eşek şakası ya da aşırı ofansif uç mizah sevmesinin hoş karşılandığı bir toplum, ileri, hoş görülü, haftada en az iki defa sabunlu duş alan, sağlıklı beslenen, kegel egzersizi yapan ve mis kokan bir toplumdur. Ne mutlu o insanlara.
    Şaka klasmanları ve genel komiklikleri kategorize etme üzerine daha sonra konuşuruz.

    Konuyu toparlayacak olursak.
    Bir yunan meyhanesinin tam ortasındayız. Saygısızlık karaflardan lıkır lıkır içiliyor. Yanında hakaret salatası ve terbiyesiz mezeler var. Ortada da modern insan. Eline topladığı kalpler ile sirtaki yapıyor.
    Çat! Çat! Çat!
    Biz de bu ahlaksız dansa alkış tutuyoruz…

    Siz siz olun sevgili okurlar. Ya da kim olursanız olun. Kendinizi nasıl tanımlarsanız siz bilirsiniz.
    Kalp kırmayın….

  • Sevgili dostlar,
    Daha fazla dayanamayacağımı fark ederek sizleri karanlıktan, kafa karışıklığından, aymazlıktan, soru sormazlıktan, akıl yürütmezlikten, ben merkezcilikten, kalitesiz ve avam düşünceden, düşük insanlıktan, adam kayırmacılıktan, liyakatsizlikten, yumuşaklıktan, omurgasızlıktan, adam sendecilikten, bulunduğun kabın şeklini almacılıktan, garibin yanında durmacılıktan, güçlünün karşısına dikilmecilikten, yüksek ısıdan, nemden ve her şeyden nem kapmadan kurtarmaya geldim.

    Üst kalite ve üst akıl ürünü yazılarım ile siz değerli okuyucularıma, doğru yolu göstermek ve hayatlarına dokunmak benim için engellenemez bir arzu olmaya başlamıştı. Bunun bir sonucu olarak da bu site kendi kendine boşlukta hayat buldu.

    Şimdilik burada satırları sonlandıralım. İleriki yazılarımda tarih, spor, politika, para yönetimi, en iyi mezeler, düz dünya, anunnakiler, ev ekonomisi, ilk yardım, ölü yıkama, dünyayı yöneten 7 aile, su diyeti, su balesi, su muhallebisi, en iyi gün tabakları ve kuantum fiziği gibi belirli konularda fikirlerimi sizler ile paylaşacağım.

    O zamana dek sevgi ile kalın…